|
BAĞIŞIKLIK VE BAĞIŞIKLIK ÇEŞİTLERİ

I. İnsanda Savunma ve Bağışıklık
İnsan içinde yaşadığı ortamda hastalık yapıcı organizmalarla(bakteri,
mantar, virüs, birhücreli ve asalaklar) her an karşı karşıyadır. Bu
mikroorganizmaların vücuda girmesi çeşitli yollarla engellenir:
- Ağız yoluyla giren mikroorganizmalar mide asitleriyle parçalanır.
- Deri, mikroorganizmaların vücuda girmesini engeller. Ayrıca ter ve yağ
salgıları da pek çok mikroba karşı antimikrobik etki yapar.
- Solunum yoluyla alınan mikroorganizmalar soluk borusundaki mukusla
birleşip sillerin hareketi sayesinde öksürükle atılır ya da yutağa kadar
getirilip sindirim kanalına geçer.
- Gözyaşı içinde lizozimin denen antiseptik madde bulunur.
- Mukoza tabakalarında gezici ve sabit makrofaj hücreleri ile lökositler
bulunur.
Eğer hastalık yapıcı mikroorganizmalar, bu koruyucu yapıları aşıp vücuda
girerse bir dirençle karşılaşır. Bunlara karşı insanda var olan koruma
ve savunma yeteneğine bağışıklık, bağışıklığı oluşturan yapıların
hepsine de bağışıklık (immün) sistemi adı verilir. Bağışıklık sistemini
inceleyen biyoloji dalına ise immünoloji denir. Bağışıklık sisteminin
hastalık etkenlerine verdiği cevaplar çok farklı olabilir. Bu cevaplar,
organizmayı enfekte eden mikroorganizmaların yok edilmesi ve zehir
etkisi gösteren maddenin etkisiz duruma getirilmesi gibi değişik
şekillerde olabilir.
II. Bağışıklığın Tarihçesi
Hastalıklarda korunma konusunda, XV. yüzyılda Çinlilerin çiçek
hastalığına karşı koruma sağlamak için, hastalardaki çiçek yaralarının
kurutulup toz haline getirilmiş kabuklarını burunlarına çektikleri
bilinmektedir. Ancak, çiçek hastalığı döküntülerinin bu biçimde
kullanılması, bazen koruyuculuk bir yana, hastalığa tutulmaya neden
olabilir. Bağışıklık tedavisi, yani bağışıklık tepkilerinden
yararlanılarak tedavi yöntemi, Edward Jenner’in ve Louis Pasteur’ün
aşılama çalışmalarından sonra ortaya çıkmıştır. Edward Jenner, inek
çiçeği hastalığına yakalananların çok ender olarak insan çiçeğine
tutulduklarını gözlemlemiş ve 1796’da küçük bir erkek çocuğuna önce
ılımlı dozda inek çiçeği mikrobu, daha sonra da insan çiçeği mikrobu
vermiş, inek çiçeği virüsleriyle uyarılan bağışıklık sisteminin, insan
çiçeğine karşı da bedeni savunduğunu belirlemiştir. Louis Pasteur de
1879’da, uzun süre bekletilmiş tavuk kolerası kültürünün tavuklarda
hastalık yapma gücünü önemli ölçüde yitirdiğini, bekletilmiş kültürle
aşılanan tavukların, taze bakteri kültürüyle de hastalanmadıklarını
bulmuştur. Zayıflatılmış ya da ölü bakterilerden, o mikropların yol
açtığı hastalığa karşı direnç kazandırması amacıyla hazırlana ürüne aşı,
bunun bedene verilmesine ise aşılama denir. Aşılama kolera, difteri,
kızamık, kabakulak, boğmaca, kuduz, tetanos, tifo, sarıhumma ve çocuk
felci gibi hastalıklara karşı uygulanır.
Jenner ve Pasteur’ün bu öncü çalışmalarından sonra, Paul Ehrlich, beden
sıvılarıyla ilgili bağışıklık kavramını öne sürmüş (kuram, bağışıklığı
sağlayan ana etkenlerin, hücrelerin üreterek kana salgıladıkları
kimyasal maddeler, yani antikorlar oldukları düşüncesine dayanıyordu),
Elie Metchnicoff da hücresel bağışıklık kuramını geliştirmiştir (bu
kurama göre, bedenin artık ürünlerini temizlemekle görevli akyuvarlar
olan fagositler, yabancı maddeleri arayıp bulurlar ve hastalık etkeni
organizmaya karşı bedeni koruyan temel savunma sistemini oluştururlar).
Günümüzde her iki kuram da doğrulanmıştır.
III. Bağışıklık Sistemini Oluşturan Yapılar
Bağışıklık sisteminin organları lenfoid dokulu organlardır. Bu organlar
dalak, lenf düğümleri, bademcik, kırmızı kemik iliği, timüs bezi,
karaciğer ve bağırsaklardaki peyer plaklarıdır.
a) Dalak: Dalak, karın boşluğunun sol üst tarafında, diyaframın altında
bulunan, yaklaşık 200 gram ağırlığında bir organdır. Dalağın orta yüzü
üzerinde, kan damarlarının girip çıktığı göbek (hilum) bulunur. Dalağın
doku yapısında; kan yapıcı özel bağ dokusu (lenfoid), lenfoblast,
lenfosit, retikulum hücreleri ve ince retiküler teller bulunur. Dalağın
çevresi ise lenf düğümlerinde olduğu gibi ince bir zarla çevrilmiştir.
Dalağın asıl görevi; kanı süzmek, lenfosit ve monosit üretmektir.
Makrofajları vasıtasıyla yaşlı ve ölü alyuvarları, kan pulcukları ve
mikropları parçalar. Ayrıca kan bakımında zengin olduğu için,
gerektiğinde depo ettiği kanı dolaşıma verir. Kanda bulunan antijenlere
tepki olarak, vücut savunması için lenfosit üretir. Doğum öncesi
karaciğerle birlikte kan da üretir. Dalak, hayatın devamı için zorunlu
bir organ değildir; ameliyatla alınması durumunda, işlevleri diğer
lenfoid organlar tarafından da gerçekleştirildiğinden canlı yaşamaya
devam eder.
b) Lenf Düğümleri: Düğümlerin etrafı, bağ dokusundan yapılmış bir
kapsülle çevrilmiştir. Bu kapsülden düğüm içine uzantılar girer;
uzantıların arası, retiküler doku denilen özel bir doku çeşidi ile
doludur. Bu dokuda lenfoblastlar, lenfositler ve retiküler doku telleri
bulunur. Lenf düğümleri, hem kan yapıcı, hem de savunma işini gören
organlardır. Düğümlerin içine giren mikroplar tutulur. Bu esnada
düğümler sertleşir ve büyür; elle yoklanabilir hale gelir. Vücutta
koltuk altı, kasık, çene altı, boyun, dirsek ve göğüs bölgelerinde bol
bulunur.
c) Bademcikler: Bademcikler, yutak duvarına gömülmüş
stratejik öneme sahip yapılardır. Lenf sıvısı, bademciklerin içerisinde
bulunan lenf
damarlarından boyun ve çene altı düğümlerine doğru akar. Bu esnada lenf
damarlarının duvarlarından lenfositler salgılanır. Solunum ve sindirim
sistemi vasıtasıyla vücuda girebilen mikroplar, buradan salgılanan
lenfositler tarafından temizlenir. Aksi halde bu mikropların ciddi
enfeksiyonlar oluşturma tehlikesi vardır. Herhangi bir enfeksiyon
durumunda bademcikler iltihaplanırlar.
d) Kırmızı Kemik İliği: Kırmızı kemik iliği, ağsı doku
hücrelerinden ve çok sık bulunan kılcal damarlardan oluşur. Kırmızı kemik iliğinde
bulunan retiküler hücrelerle, karaciğerin yıldız şeklindeki kupfer
hücreleri, Retikula - Endoteliyal Sistemi oluşturur. Bu sistem depo
etmek, fagositoz yapmak ve antikor çıkarmak suretiyle, vücudu zararlı
maddelere karşı korur. Toksik ve mekanik etkilerle uyarılan retikulum
hücrelerinden histiyositler ya da makrofajlar amipsi hareketlerle
uyarılan yerlere giderek burada mikroorganizmaları fagositoz ederler.
Kırmızı kemik iliğinin ana hücrelerinden lenfositler meydana getirilir.
e) Timüs Bezi: Tiroid bezinin altında, göğüs boşluğunda ve soluk
borusunun önünde bulunur. Timüs bezi bağ dokusundan yapılmış ince bir
kapsülle çevrilmiştir. Kapsül, diğer lenfoit organlarda olduğu gibi
bezin içine girerek onu bölmelere ayırır. Timüs bezinin bölmelerinde,
retiküler hücreler ve lenfositler bulunur. Kan, lenf damarları ve
sinirler bağ doku bölmeleri boyunca uzanır. Timüs bezi doğumdan önce ve
doğumdan hemen sonra lenfosit meydana getirerek vücudu enfeksiyonlardan
korur.
IV. Enfeksiyonlara Karşı Savunma
Organizmaların bağışıklık sistemlerini uyaran ve organizma için yabancı
olan tüm moleküllere antijen (immunojen) denir. Antikor oluşturmayan
maddeler antijen değildir. Antijenler hem antikor oluşumuna sebep olur,
hem de kendisine karşı oluşan antikorla, gerek vücut içerisinde, gerek
vücut dışarısında reaksiyona girerler.
Bir maddenin antijen olabilmesi için oldukça büyük bir molekül
ağırlığına sahip olması, verildiği organizma için yabancı olması ve
organizmadan çabuk atılmaması gerekir. En iyi antijenler, kompleks
yapıya sahip olan maddelerdir. Örneğin; bakteriler, kan hücreleri gibi.
Antijenlerin çoğu, protein yapısında veya proteinle birleşmiş polisakkarit, ya da yağlardan oluşmuş yapılar olabilir. Bağışıklık
sistemi, antijen özelliği olan çok benzer özellikte maddeleri
birbirinden ayırabilir. Örneğin; bağışıklık sistemi, bir tane amino
asidi farklı olan proteinleri bile birbirinden ayırabilecek özelliğe
sahiptir.
Bağışıklık sistemi, çeşitli enfeksiyon etkenlerine karşı yaptığı
savunmayı antikor adı verilen özel bir protein üreterek gerçekleştirir.
Her antikor çeşidi, özel bir antijene karşı üretilir. Bu nedenle bir
antikor, kendisinin üretilmesine neden olan antijeni rahatça tanıyıp
bulabilir.
Antikorlar, yapısal olarak globular protein şeklindedir. Bu proteinlere
immunoglobulinler de denir. Her immunoglobulinin yapısında dört adet
amino asit zinciri vardır ve bu zincirler disülfat bağlarıyla birbirine
bağlanmıştır. İmmunoglobulini meydana getiren amino asit zincirindeki
amino asitlerin sırası, kendilerine özeldir. Bu sıralama
immunoglobulinin fizyolojik özelliğini belirler. Antikorlar, değişken ve
sabit yapılara sahiptirler. Kısa zincirlerin uç kısımlarında değişken
bölge bulunur.
İMMUNOGLOBULİN ÇESITLERİ
Bazı immunoglobulin çeşitleri şunlardır:
İgG: Normal insan serumundaki immunoglobulinlerin % 80 İgG teşkil eder.
İgG'ler, plasentadan geçebilen tek immunoglubulinlerdir. İgG sınıfından
antikorlar genellikle presipitasyon, toksin nötralizasyonu gibi
testlerde etki gösteren antikorlardır.
İgM: Normal insan serumundaki immunoglobulinlerin % 7-10'unu teşkil
eder. En büyük immunoglubulinlerdir. İgM'ler, aglütinasyon ve virüs
nötralizasyonu gibi olaylarda etkilidirler. Enfeksiyonları esnasında ilk
oluşan antikorlardır. Bir diğer özelliği ise embriyosal yaşamda,
antijenlere (enfeksiyonlara) fetüste oluşabilen antikorlardır.
Plasentadan geçemezler.
İgA: İnsan serumundaki immunoglobulinlerin %15'ini İgA
oluşturur. İnsan ve diğer memelilerin göz yaşı, salya, burun, bronş, bağırsak, süt,
tükürük, idrar, burun salgılarında bulunur. İgA’lar, virüsleri
nötralize edebildikleri gibi bakterilerin dokuya yapışmasını da önler.
İgD: İnsan serumunda az olarak bulunur. Bu immunoglobulinin antikor
etkinliği olduğu ispatlanmıştır.
Antijen-Antikor Reaksiyonları : Bir antijenle birleşecek
veya onunla reaksiyona girecek olan antikorlar; o antijene özel bir
yapıda sentezlenir. Uygun antijenle uygun antikor bir araya geldiğinde
antijen - antikor kompleksi oluşur ve antijen etkisiz hale getirilir.
Her canlıda antijen - antikor ilişkisi özgüldür. Antijen - antikor
tepkimelerinin özgüllüğü, türler arasındaki benzerliklerin ortaya çıkmasında da kullanılır. Bir hayvanın kanı,diğer bir hayvana enjekte
edilirse, doğal olarak antikor meydana gelir ve prespitasyon adı verilen
çökelme olayı meydana gelir. Bu antikorlar, yakın akrabalıkları olan
hayvanların kanında da aynı çökelmeleri meydana getirir. Hayvanlar
arasında akrabalık derecesine göre çökelme oranı ortaya çıkar. Yakın
akrabalarda çökelme az,akrabalık dereceleri uzak olan hayvanlarda ise,
çökelme yüzdesi yüksektir.
Genellikle antikorlar antijenlerle direkt temasa geçerler. Bu temasla
meydana gelen reaksiyonlar, aglunitasyon, çökelme, nötrleşme, patlama,
ve bütünleşme sistemleri olmak üzere beş çeşit tepki gösterir.
Aglutinasyon: Antikorla antijenler birleşir ve bu şekilde antijenler inaktifleştirilmiş olur.
Presipitasyon (Çökelme): Antikor ve antijenler
bir kompleks meydana getirir ve bu bileşik çözeltiden ayrılarak çökelir.
Nötrleşme: Antikor yabancı maddenin zehirli kısmını kapatır ve zarar
vermesini önler.
Eritme: Antikor antijene bağlandıktan sonra hücre (bakteri) zarının
erimesine sebep olur. Hücrenin yapısı bozulduğundan antijen etkisiz hale
getirilmiş olur.
Bütünleşme Sistemi: İnaktif olarak plazmada bulunan bu
sistem, antijen-antikor kompleksi tarafından aktifleştirir. Sonuçta
uyarılan bütünleşme sistemi bir seri reaksiyona girer. Bu sistemin enzimleri
ortamdaki patojenleri yok eder.
V. Bağışıklığın Oluşumu
Bağışıklık sistemi vücutta, hücresel ve sıvısal olmak üzere iki çeşit
bağışıklık oluşturur.
Hücresel Bağışıklık: Bakteri, virüs ve mantarların yaptığı
enfeksiyonlara ve antijenlere karşı özel hücreler oluşturulması şeklinde
bağışıklıktır. Bu hücreler, lenfosit adı verilen beyaz kan hücreleridir.
Hücresel bağışıklığı sağlayan lenfositlere T lenfosit adı verilir. T
lenfositler, yabancı dokuları da yok eder. Organ naklinin zorluğu,
yabancı dokuları yok etmeye çalışan T lenfositlerden kaynaklanır.
Vücutta oluşan antijene, onu taşıyan bir lenfosit bağlanarak antijenleri
etkisiz hale getirir. Bazen de makrofaj denilen hücreleri uyararak
harekete geçirir.
Antijenin vücuda girişinden, kanda antikorun görülmesine kadar yaklaşık
bir haftalık durgun bir evre geçer. İlk antikor tepkisi yavaş yavaş
düşük bir noktaya kadar artar, daha sonra ise düşer. Buna birincil tepki
denir. Antijenin ikinci defa bu bireye girişinde, daha kısa bir
durgunluk evresinden sonra, hızlı bir antikor üretimi başlar. Buna da
ikincil tepki adı verilir. Antikorun ikincil tepkisi oldukça yüksek bir
seviyeye kadar artar, daha sonra yavaş yavaş azalır. Yeniden zaman zaman
antijen verilmekle antikor düzeyi yüksek tutulabilir. İkincil tepki,
sürekli doğal enfeksiyonların etkisi altında kalan ve daha önce antijen
almış bireylerde ortaya çıkar.
Sıvısal (hümoral) Bağışıklık: Enfeksiyonlara karşı üretilip kanla vücuda
dağıtılan antikorlarla sağlanır. Antikorlar, sentezlenmelerine neden
olan antijenin, fagositoz yapan hücreler tarafından sindirilmesini
kolaylaştırır. Bir yandan da antijenlere bağlanarak onları etkisiz
duruma getirir. Antikorlar molekül olarak “Y” harfine benzer ve
antikorun iki tane antijen bağlanma bölgesi vardır. Kuyruk kısmı da
antikorun çeşidini belirler. Antikorlar, B lenfosit denilen akyuvar
tarafından üretilir. Virütik enfeksiyonlara karşı üretilen antikorlara
özel olarak interferon denir. Lenfositler; kan, lenf sıvısı, lenf
düğümleri, timüs bezi ve dalak gibi doku ve organlarda bol bulunur.
Bağışıklık sistemini oluşturan hücreler, kemik iliğinin kök hücre adı
verilen hücrelerinden oluşur. Kemik iliği kök hücrelerinin etkili
hücreler durumuna gelebilmesi için bazı organlarda farklılaşması ve
gelişmesi gerekir. Gelişmesi tamamlanmış olan lenfositler vücuda
dağılır. Daha sonra antijenlerle karşılaşan bu hücreler, her antijen
çeşidine karşı etkin hücreler olarak bağışıklık tepkilerini oluşturur.
Bazı lenfositleri oluşturacak öncü hücrelerin bir kısmı, timüs denen
beze girerek olgun lenfositlere (T lenfosit) dönüşür, bir kısmı da kan
yapıcı dokulardaki kök hücrelerinden farklılaşıp olgunlaşır (B
lenfosit).
Akyuvarların, vücuda giren antijen özelliğindeki yabancı maddeleri
fagosite ederek yok eden nötrofil, monosit gibi çeşitlerine fagosit
denir.
Vücuttaki antijen miktarı az olduğunda, iltihaplanma gibi bir durum
olmadan antijenler ortadan kaldırılır. Antijen miktarı, mevcut
fagositlerin başa çıkamayacağı kadar fazla ise fagositler bunları aşırı
miktarda yer. Bir süre sonra da yedikleri aşırı miktardaki antijeni
sindiremediklerinden fagositler parçalanır. Parçalanan fagositlerden
irin (cerahat) oluşur. Bu durumda lenfositler harekete geçerek
antijenleri ve hücre artıklarını yok eder.
VI. Bağışıklık Çeşitleri
Organizmanın antijenle ilk karşılaştığında, vücudun antikorları sürekli
olarak yapabilmeyi öğrenmesi ve üretilen antikoru hazır olarak
tutabilmesi gerekir. Bağışıklık denilen bu özellik doğuştan gelen ve
sonradan kazanılan bağışıklık olmak üzere iki çeşittir.
1) Doğuştan Kazanılan Bağışıklık:
Organizmaların, türüne ve bireysel özelliklerine göre doğuştan sahip
olduğu bağışıklığa doğal bağışıklık adı verilir.
Doğal bağışıklık, bir çok faktör tarafından etkilenmektedir. Bunlar
genetik, anatomik, doku ve sıvılardaki koruyucu maddeler, yaş,
hormonlar gibi faktörlerdir. Örneğin, Herpes simplex virüsü tavşanlarda
öldürücü olduğu halde, insanlarda özellikle dudaklarda uçuk denen
kabartılara yol açar. İnsan Herpes simplex'e karşı doğuştan
bağışıklıdır. Bu doğal bağışıklık, büyük ölçüde, plazmada bulunan ve her
hangi bir antijenle karşılaşmadan var olan antikorlarla sağlanır. Doğal
bağışıklık, bazı hastalıklara karşı insan vücudunu korur. Bu
hastalıklar hayvanlarda görülen tavuk kolerası, sığır vebası gibi virüs
hastalıklarıdır. İnsan vücudu bu hastalıklara karşı dirençli olduğundan
yakalanmaz. Diğer yandan, insanlar için öldürücü ve ağır seyreden
çocuk felci, kabakulak, insan kabakulağı ve frengi gibi hastalıklara da
hayvanlar dirençlidir. Benzer şekilde; boğmaca, kızamık gibi bazı
hastalıklar sadece insanlarda görülür, başka canlılarda görülmez. İnsan
dışındaki organizmaları etkileyen bazı hastalıklara karşı tüm insanlar
doğuştan bağışıklıdır.
2) Sonradan Kazanılan Bağışıklık:
İnsanın doğumdan sonra bazı hastalıklara karşı bağışıklık kazanmasıdır.
Yapay olarak oluşan bir bağışıklıktır. Vücudun kendi savunma
mekanizmalarıyla ya da dışarıdan alınan koruyucu maddelerle kazanılır.
Bu nedenle aktif bağışıklık ve pasif bağışıklık olmak üzere ikiye
ayrılır:
a)Aktif bağışıklık: Organizmanın, hastalık yapıcı etkenlerle
karşılaştığında kendi savunma maddelerini kendisi üreterek kazandığı
dirence aktif bağışıklık adı verilir. Aktif bağışıklık, iki şekilde
kazanılabilir:
-Vücuda mikropların girmesi ve bağışıklık sisteminin uyarılıp
çalıştırılmasıyla sağlanır. Bu nedenle insan mikroorganizmayı alınca,
hastalanır. Vücut bu sırada bağışıklığını kazanır. Hatırlayıcı hücreler
sayesinde bir daha aynı hastalığa yakalanmaz. Örneğin, kabakulak
hastalığına bir kere yakalanılır. Çünkü kabakulak hastalığına karşı
üretilen savunma maddeleri ölünceye kadar vücutta kalır. Tetanos gibi
bazı hastalıklara karşı üretilen savunma maddeleri ise vücutta birkaç
yıl kaldıktan sonra yok olur.
-Aşılama yoluyla da aktif bağışıklık kazanılar. Aşı ile zayıflatılmış ya
da öldürülmüş mikroorganizmalar vücuda verilir. Bağışıklık sistemi bu
yolla uyarılarak aktif bağışıklık kazanılması sağlanır. Bağışıklık
süresi uzundur. Hastalanmadan önce belirli zamanlarda yapılan aşılar,
vücudun aktif bağışıklık kazanmasını sağlayarak hastalanmayı önler.
Koruyucu sağlık hizmetlerinin amacı da aktif bağışıklık kazandırarak
insanların hastalanmalarını önlemektir.
b)Pasif Bağışıklık: Önceden hazırlanmış antikorların vücuda verilmesiyle
kazanılan bağışıklığa pasif bağışıklık adı verilir. Pasif bağışıklık,
çoğunlukla hasta insana serum verilerek kazanılır. Serum, belirli bir
enfeksiyona karşı üretilmiş antikorları bulunduran sıvıdır. Serumlar,
çoğunlukla at, koyun ve sığır gibi hayvanların kanından elde edilir.
Aktif bağışıklık kazanılmasının olanaksız olduğu durumlarda pasif
bağışıklık sağlayacak uygulamalar yapılır. Örneğin, ağır yaralanmalarda
tetanos hastalığına karşı acil koruma gerektiğinden, tetanos antikorları
içeren serum yapılır.
Bebekler, bazı antikorları annesinden plasenta yolu ile almıştır. Ayrıca
bebekler anne sütü yoluyla da antikorlar alırlar. Bebeklerin bu yollarla
bazı hastalıklara yakalanmamaları ve hastalıklardan korunmaları da bir
pasif bağışıklıktır. Bu yolla kazanılan bağışıklık, kısa sürelidir ve
sadece bebeği korumaya yöneliktir.Bebek enfeksiyonlara karşı koyma
yeteneğini kısa süre sonra kendisi geliştirir. Örneğin; bebek doğduğu
günlerde kızamık hastalığına yakalanmaz; çünkü bu hastalığa karşı
gerekli antikorları annesinden plasenta yoluyla ya da anne sütüyle
almıştır. Fakat bu antikorlar yaklaşık 9 ay sonra yok olduğu için bebeğe
kızamık aşısı yapılmalıdır.
VII. Doku ve Organ Aktarımı Bağışıklığı
İnsandan insana doku ve organ nakil işlemleri günümüzde en çok uygulanan
işlemler haline gelmiştir. Doku naklinde, aktarılan doku antijenlerinin,
aktarıldıkları organizmada meydana getirdikleri immünolojik tepkiler
büyük önem taşımakta ve aktarılan dokunun başarılı olup olmadığı bu
tepkilere bağlı olmaktadır. Bugüne kadar en başarılı doku nakli kan
gruplarının naklidir. Kan grupları, eritrositlerin yüzeylerinde bulunan
karbonhidrat yapısındaki antijenlere göre tespit edilmektedir. Kan
aktarımında alıcı ve vericilerin uygun olması durumunda başarı ile
sonuçlanmaktadır. Kan dışındaki doku ve organlarda da antijen grupları
bulunmaktadır. Bu sebeple aktarıldıkları organizmada bir bağışık cevap
oluşturmaktadırlar. Doku ve organlardaki antijen gruplarının tespiti,
kan grupları gibi kolay değildir; ayrıca bu yapılar, aktarıldıkları
organizmada hayat boyu görev yapmaları gerekmektedir. Bu sebeplerden
dolayı doku ve organ nakli, kan nakli gibi kolay gerçekleşmez.
Dokuların atılmasını önlemek için bazı önlemler alınmaktadır. Bunların
dayandığı temel, alıcının bağışıklık tepkimesi gösteren organları
değişik yöntemlerle felç edilerek (X ışınları ile ışınlama, lenfosit
yapımını azaltan ilaçlar) antikor üretimi azaltılmaya çalışılır. Yapılan
bu işlemler, vücudun mikroplara karşı savunma gücünü azalttığından en
küçük enfeksiyon durumunda dahi ağır klinik vakaları ortaya çıkabilir.
VIII. Bağışıklık Sistemi Bozuklukları
Vücudun enfeksiyonlara karşı savunma ve korunmasını sağlayan sistemin
herhangi bir yerinde oluşan bozukluk, Bağışıklığın bozulmasına neden
olur. Bunlara bağışıklık yetmezliği hastalığı denir. Bağışıklık sistemi
bozukluklarının başlıca belirtileri şunlardır:
- Kronik enfeksiyonlar
- Beklenmeden sık tekrarlanan enfeksiyonlar
- Tedaviye tam cevap vermeyen enfeksiyonlar
- Deri döküntüleri
- Gelişme geriliği
- Tekrarlayan apseler (yaralar)
Bağışıklık yetmezliği hastalıkları, genel olarak iki öbekte toplanır:
Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları; sonradan edinilen
bağışıklık yetmezliği hastalıkları. Sonradan edinilen bağışıklık
yetmezliği hastalıkları daha sık görülür.
Doğuştan bağışıklık yetmezliği hastalıkları: Birleşik ve şiddetli
bağışıklık yetmezliği, ender görülen bir anormalliktir. Kemik iliği
aktarımının gelişmesinden önce mutlaka ölümle sonuçlanan bu hastalıkta,
bağışıklık sisteminin hem T hücreleri, hem de B hücreleri görevlerini
yapamazlar. Bir başka bağışıklık yetmezliği olan DiGeorge sendromu,
timüsün gelişmesindeki yetmezlikten, buna bağlı olarak da bağışıklık
sisteminin T hücrelerinin gelişmemeleri ve yeterli düzeyde
çalışmamalarından kaynaklanır. DiGeorge sendromu bulunan hastalar, virüs
ve mantar enfeksiyonlarına duyarlıdırlar.
Sonradan edinilen bağışıklık yetmezliği hastalıkları: Sonradan edinilen
bağışıklık yetmezliği hastalıkları, birincil (bağışıklık sistemi
zayıflığından kaynaklanır) ya da ikincil ( yani kanser gibi bir
hastalıktan sonra) olabilirler.En sık rastlanan birincil bağışıklık
yetmezliği hastalığı İgA denilen immunoglobulindeki seçicilik
yetmezliğidir; her 500 kişiden birinde görülür ve çoğunlukla akciğer
enfeksiyonuyla birliktedir. Bazı başka immunoglobulinler (özellikle İgA
ve İgM) de, bazı kişilerde hiç bulunmayabilir ya da çok düşük düzeyde
bulunabilir; bu durum tekrarlayan enfeksiyonlar nedeniyle ciddi klinik
sorunlara yol açabilir.
Hastanede yatarak tedavi görenlerin %5’inde, ikincil sonradan edinilen
bağışıklık yetmezliği bulunduğu sanılmaktadır. Bu durum genellikle, asıl
nedeni oluşturan kanser ya da özbağışıklık (bağışıklık bozukluğu)
hastalıklarıyla ilişkilidir. Ayrıca bir çok hastada bağışıklık sistemi
zayıftır. 1980 yılının başlarında ortaya çıkan, sonradan edinilen
ikincil bir bağışıklık yetmezliği olan AIDS (acquired immunity
deficiency syndrome) günümüzde son derece önemli bir soruna dönüşmüştür.
Tedavi: Bağışıklık yetmezliği hastalıklarını tedavi olanakları, bu
hastalıkları teşhis olanaklarının gerisinde kalmıştır. Birkaç bağışıklık
yetmezliği ile doğuştan T hücresi yetmezliği, kemik iliği aktarımıyla ya
da bazı durumlarda dölüt karaciğeri ve timüsü aktarımıyla tedavi
edilebilmektedir. Antikor yetmezlikleri, özellikle İgG yetmezliği,
hastaya belirli aralıklarla insan gammaglobülini verilerek tedavi
edilebilir. Bu yöntem, hastalığın nedeni olan hücresel noksanlığı
gidermekte etkili olmaz; ama eksik hücre ürününü (antikoru) yerine
koymaya yarar ve böylece tekrarlanan enfeksiyonları önler. Tedavide,
enfeksiyon etkeni mikroorganizmanın tanınması ve mikroorganizmaya karşı
etkili olabilecek antibiyotiklerin hızla uygulanması son derece
önemlidir.
Besinlerde protein eksikliği, dalağın alınması, diyabet, geniş yanıklar,
alkol kullanmaktan kaynaklanan siroz ve ileri yaşlılık durumları da
bağışıklık sisteminde bozukluklara neden olabilir. Örmeğin; geri kalmış
ülkelerin çoğunda, protein eksikliğinden kaynaklanan bağışıklık sistemi
bozukluklarına dayalı ölüm oranları oldukça yüksektir.
İnsanda, bağışıklık sisteminin sağlığını korumak için şüpheli durumlarda
öncelikle kromozom incelemesi yapılmaktadır.
AIDS vb. bağışıklık yetmezliğine neden olan hastalıklardan korunmada en
önemli faktör tek eşliliktir. Ayrıca bu hastalıklardan korunmak için; eş
cinsel ilişkide bulunulmamalıdır; kan nakli, diş tedavisi gibi
durumlarda kullanılan araç – gereçlerin steril olmasına dikkat
edilmelidir; kuşkulu durumlarda zaman kaybetmeden hekime gidilmelidir.
|
> Anahtar Kelimeler:
Bağışıklık Nedir,
Bağışıklık Çeşitleri Nedir,
İnsanda
Savunma ve Bağışıklık Nedir,
Bağışıklığın Tarihçesi Nedir,
Bağışıklık Sistemini Oluşturan Yapılar Nedir,
Dalak Nedir,
Lenf
Düğümleri Nedir,
Bademcikler Nedir,
Kırmızı Kemik İliği Nedir,
Timüs Bezi Nedir,
Enfeksiyonlara Karşı Savunma Nedir,
İmmunoglobulin Nedir,
İmmunoglobulin Çeşitleri Nedir,
İgG Nedir,
İgM Nedir,
İgA Nedir,
İgD Nedir,
Antijen-Antikor Reaksiyonları
Nedir,
Aglutinasyon Nedir,
Presipitasyon Çökelme Nedir,
Nötrleşme Nedir,
Eritme Nedir,
Bütünleşme Sistemi Nedir,
Bağışıklığın Oluşumu Nedir,
Hücresel Bağışıklık Nedir,
Sıvısal Hümoral Bağışıklık Nedir,
Bağışıklık Çeşitleri Nedir,
Doğuştan
Kazanılan Bağışıklık Nedir,
Sonradan Kazanılan Bağışıklık Nedir,
Aktif Bağışıklık Nedir,
Pasif Bağışıklık Nedir,
Doku ve Organ
Aktarımı Bağışıklığı Nedir,
Bağışıklık Sistemi Bozuklukları
Nedir... |
|