|
CANLILIK VE BİYOGENEZ

Eski Yunan filozofu Aristo (M.Ö. 384-322), 2000 yıldan daha fazla bir zaman
önce, canlının ilk meydana gelişi üzerinde düşünmeye başlamıştır. Aristo
canlının kendiliğinden var olabileceğine, yani cansız maddelerden kendiliğinden
oluştuğuna inanıyordu. Bu, canlının oluşumu üzerine ileri sürülen abiyogenez
(spontan jenerasyon, kendiliğinden oluşum) hipotezidir. Abiyogenez hipotezi,
cansız maddenin kendi kendine canlı olabileceğini ileri sürer.
Aristo’nun Abiyogenez hipotezi, döllenmiş yumurta gibi bazı madde parçalarının,
bir aktif öz taşıdığını var sayar ve bu aktif öz, şartlar uygun olduğu zaman bir
canlı yaratabilecektir. Aristo aktif özü bir madde gibi düşünmeyip, daha çok bir
iş yapma yeteneği olarak kabul etmiştir. Günümüzdeki enerji terimi de buna
benzer bir kavramdır. Enerji de, bir madde ya da bir hareket olmayıp, bir iş
yapma yeteneğidir. Aristo’nun “Historia animalium” adlı kitabında Abiyogenez
üzerine yazdığı yazı:
“…Bunlar gerçeklerdir, yalnızca hayvanların çiftleşmesinden değil toprağın
çürümesinden de her şey gelişebilir … ve bitkiler arasında da olay aynı şekilde
ilerler. Bazıları tohumdan, diğerleri sanki doğal kuvvetler tarafından
kendiliğinden oluşumla gelişir. Bitkiler çürüyen topraktan ya da bitkilerin bazı
bölümlerinden meydana gelirler.”
Abiyogenez teorisi yandaşları insanlar, Aristo’dan yıllar sonra bile, Abiyogenez
fikrine inanmaya devam etmişlerdir. Abiyogenez teorisine göre bir canlı, şekli
kendisinden tümüyle farklı diğer bir canlıdan, hatta cansız maddelerden
oluşabilir. Örneğin; 13. yüzyılın başlarında insanların bir bölümü, kazların
okyanus kıyısındaki köknar ağaçlarından oluştuğuna inanıyorlardı. Bu inanç, 250
yıl öncesine kadar devam etmiştir. Doğudan gelen bazı gezginler bile içinde kuzu
bulunan ve kavuna benzer meyveleri olan ağaçlardan söz etmişlerdir.
17. yüzyılda yaşayan JEAN BAPTISTE VAN HELMONT, bir kirli gömlekle, birkaç
buğday başağını aynı yere koyarak, 21 gün sonra burada farelerin meydana
geldiğine ilişkin bir deney yapmıştır. Bu deneyde, insan terinin aktif öz olduğu
düşünüldüğünden, kirli gömlek kullanılmıştır. Bu inanç, bu gün anlamsız
gelebilir. Buna karşın, bu fikre inananlar o zamanın cahil olmayan kişileriydi.
Hatta bunlar, okumuş aydın kişiler arasında bulunuyorlardı. Bu yanlış yorumlar,
bilginin yapısının önemli bir yönünü ortaya koymuştur. Aristo’nun Abiyogenez
açıklamasında da olduğu gibi; gerçekler değil inançlar açıklanmıştır. Her
nekadar doğrudan gözlemler yapılmış ise de; bu gözlemler, Abiyogenez inançlarına
göre yorumlanmıştır. Burada van Helmont’un açıklamalarına bakarsak gerçekleri
şöyle sıralayabiliriz: Kirli bir gömlek, buğday taneleri, 21 gün sonra farelerin
görünüşü. van Helmont yukarıdaki gerçeklerden bir anlam çıkartmıştır. Ancak,
deneyinin kontrolü yoktur. Kirli gömlek ve buğday başaklarını sıkıca kapalı bir
kutuya koymuş olsaydı, 21 gün sonra elde edeceği sonuç çok daha farklı olurdu.
Kontrol deneyi, farelerin dışarıdan geldiğini ve kendiliğinden oluşmadıklarını
gösterecekti. van Helmont, kendi kendisini sorgulamamış, hatta kirli gömlek ve
buğdaydan oluştuğunu sandığı fareleri görünce, bunların normal doğumla meydana
gelen farelere tümüyle benzemesine çok şaşırmıştır.
van Helmont’un çalışmaları, günümüz bilim insanları için iki yönden uyarıcıdır.
Birincisi, bilim insanları bir deneyin sonuçlarını etkileyebilecek tüm
faktörleri kontrol etmeye ve tanımaya çalışmalıdırlar. Yani, deneylerin tüm
değişkenlerini kontrol etmelidirler. İkincisi, bilim insanları ana fikirlerinin
gerçekleri yorumlamada da etkili olabileceğini unutmamalı ve kendi fikirlerini
de sorgulamalıdırlar. Günümüz bilim insanı, gerçekleri organize etme ve
yorumlamada yararlı olabilmek için, fikirlerini tekrar tekrar kontrol etmeli,
eksiği ya da yanlışı ortaya çıkarsa, bu fikirlerinden vazgeçmeye ya da
değiştirmeye hazır olmalıdırlar.
Redi ve biyogenez
FRANCESCO REDI, 17. yüzyılın ortalarında Abiyogenez ile ilgili deneyler
yapmıştır. Redi, “Böceklerin oluşumu üzerine deneyler” adlı eserinde, Abiyogenez
teorisinin geçersizliğini anlatmıştır:
“Eğer yanlış bildiride bulunmuşsam; bu bildiri, benden daha akıllı biri
tarafından düzeltilecektir. Yine de inançlarımı ifade etmeliyim: Başlangıçta
ilâhi emir ile dünyaya gelen ilk hayvanlar ve ilk bitkilerden sonra, artık
mükemmel ya da mükemmel olmayan başka çeşit hayvanlar ya da bitkiler
gelmemiştir.”
Burada Redi, canlıların kendiliğinden oluşmadığına ilişkin bir fikir ileri
sürmüştür. Bu fikir bir gerçek olmayabilirdi. Redi hipotezini ve gözlemlerini
anlatmaya devam etmiştir:
“…ve her nekadar çürüyen bitkiler ve ölmüş hayvanlar içinde sonsuz sayıda
kurtçukların oluşması günlük bir gözlem idiyse de, bu kurtçukların tümünün
eşeyli üreme ile oluştuklarını ve içinde bulundukları çürümüş maddelerin
yalnızca bir ortam olarak işe yaramaktan başka bir fonksiyonlarının olmadığı
inancında olduğumu söylemek isterim. Bu uygun ortamlar, üremeye bırakılan
yumurtaya besin de sağlar.”
Redi, ölmüş hayvanlar üzerinde bugün böcek larvaları olarak bilinen kurtçukları
görmüş ve bu kurtçukların kökenini açıklamaya yarıyacak bir hipotez ileri
sürmüştür. Canlının kendiliğinden oluşamayacağı fikrinden hareket ederek,
hipotezini geliştirmiş ve kendi hipotezinin denemesini de yapmıştır:
“Deneyin doğrulanması olmaksızın inanmanın değeri olmayacaktır. Bu nedenle,
temmuz ayının ortasında bir yılan, birkaç tür balık, bir yılan balığı ve bir
dilim süte batırılmış dana etini geniş ağızlı dört ayrı kavanoza koydum ve
ağızlarını sıkıca kapattım. Sonra yine aynı sayıda ve aynı şekilde kavanozlar
hazırlayarak ağızlarını açık bıraktım.”
Redi deneyinde değişken faktör olarak şişelerin ağzının açık ya da kapalı
bırakılmasını düşünmüş ve şişelerin yarısının ağzını açık, diğer yarısını da
kapalı bırakmıştır. Deneylerin sonucunu şöyle açıklamıştır:
“Ağzı açık kavanozlardaki balıklar ve et parçası çok geçmeden kurtçuklarla
dolmuştu ve sineklerin kavanozlara girip çıktıkları görülüyordu. Fakat, ağzı
kapalı kavanozların içinde, ölü balıklar olmasına ve birçok gün geçmesine karşın
bir kurtçuk bile görmedim.”
Redi’nin deneyi, van Helmont’un deneyinden daha bilimseldir. Ayrıca, Abiyogenez
için serbest bir şekilde girip çıkan taze havanın gerekliliği üzerine yapılan
itiraza, Redi’nin deneyi yanıt vermektedir.
Redi’nin deneyleri, bir canlının kendisinden önceki bir canlıdan oluşabileceği
fikrini destekliyordu. Bu fikir biyogenez olarak bilinir. Bununla beraber
Redi’nin deneyleri kendiliğinden oluş fikrini yıkamamıştır. Nekadar iyi
plânlanmış ve inandırıcı olursa olsun, bir seri deneyle asırlarca tüm dünyaya
yayılmış olan bir fikrin silinmesi oldukça zordur. Abiyogeneze inananlar bir
süre için tartışmalara girmemişlerdir. Bununla birlikte, konu canlılığını
kaybetmemiştir.
Mikroskop yeni kanıtlar sağlar
Abiyogenez teorisi beklendiğinden daha hızlı desteklenmiştir. Redi’nin
deneyinden birkaç yıl sonra, LEEUWENHOEK basit bir mikroskop geliştirmiştir. Bu
mikroskopla incelediği çeşitli maddelerde birçok mikroorganizma görmüştür. Daha
önce bu küçük yaratıkların varlığı bilinmiyordu. Eşeyli üremenin ya da akla
yakın herhangi bir diğer yöntemin böyle birçok küçük organizmalar yaratabileceği
düşünülmemiştir. Bu nedenle birçok kişi yeni bir ilgi ile Abiyogenez fikrine
yeniden dönmüştür.
Abiyogenez fikrinin yıkılması - Pasteur’ün şüpheleri ortadan kaldıran deneyleri
1860'lı yıllarda LOUIS PASTEUR canlılığın kökeni sorusu üzerinde çalışmaya
başlamış ve havanın mikroorganizmalar için ortak bir kaynak olduğunu
göstermiştir. Cansız maddelerin havada, cam eşyalarda, toprakta ve el üzerinde
bulunan bakterilerden kolayca kirlenebileceğini de düşünmüştür. Bunu kanıtlamak
için, dikkatle sterilize ettiği sulu besinler üzerinde organizmaların
büyümediğini göstermiştir.
Abiyogenez fikri kolayca çürütülememiştir. Anlaşmazlık yıllarca sürmüş,
sterilleştirme işleminde maddenin içindeki aktif özün ısı ile yok olduğu
tartışması devam edip gitmiştir. Sonunda Pasteur bu tartışmalara bir yanıt
bulmuştur.
Pasteur, içerisine besin solüsyonları koyduğu balonun boyun bölümünü “S”
şeklinde kıvırmıştır. Daha sonra balonu iyice kaynatmış ve soğumaya bırakmıştır.
Hava bu kıvrık borudan içeriye girebildiği halde, toz ve bakteriler
girememiştir. Bu deneyler, abiyogeneze inananların itirazlarına iki yönden yanıt
vermektedir. Birincisi; Pasteur, sıvının kaynatılmış olmasına karşın hâlâ
canlılığı devam ettirme yeteneğinde olduğunu göstermiştir. Eğer balonun “S”
boynu kırılırsa ya da sıvı balonun boyun bölgesine değecek şekilde balon
eğilirse, birkaç gün içinde balondaki sıvıda bakteri kolonileri ya da
mantarların ürediği görülür. İkincisi ve daha önemlisi, havanın serbestçe
balondan içeri girebilmesi ve dışarı çıkabilmesidir. Pasteur, havanın içinde
bulunabilecek herhangi bir aktif öze itiraz etmemiştir. “S” boyunlu cam balon,
birbuçuk yıl kadar mikroorganizmalardan arınmış olarak kalabilir. Pasteur’ün
çalışması yayınlandıktan sonra, Abiyogenez üzerine yalnızca zaman zaman bazı
yeni yayınlar ortaya çıkmıştır. Günümüzde, canlılığın kökeni üzerine sağlam
bilgiler elde edilmiştir. Eğer olayların, sinek?yumurta?larva?sinek şeklindeki
devri o zaman açıklanabilmiş olsaydı, abiyogeneze inananlar da biyogenez fikrini
kabul ederlerdi.
Biyogenez teorisinin ortaya çıkardığı yeni sorunlar
Biyogenez teorisi en az iki önemli soru ortaya çıkarmıştır. Birinci soru; eğer
canlı bir organizma, başka bir canlı organizmadan oluşuyorsa, tüm canlıların
ortak bir atası mı var? Eğer böyle ise, bugünkü çok çeşitli organizmalar nasıl
meydana gelmiştir? Bu sorunun yanıtı Evrim Teorisi ile verilmeye çalışılmıştır.
Bu teoriye göre, bugün yeryüzünde yaşayan tüm canlılar,daha önce yaşamış
organizmaların yeni döllerinin değişmesi ile oluşmuşlardır. Döllerin değişmesi
hariç tutulursa, bu teori tümüyle biyogenez teorisine benzer. Bu iki teorideki
benzerlik, biyolojide kavram ve teorilerin birbirleriyle sıkıca bağlandığını
gösterir.
Biyogenezden ortaya çıkan ikinci soru; eğer bir canlıyı başka bir canlı
oluşturuyorsa, ilk canlı nasıl meydana gelmiştir?
Hücre yaşamın temel birimidir.
Bölünmenin her çeşit hücrede aynı yöntemle olması, organizmaların birbiriyle
olan evrimsel ilişkilerine bir başka kanıt olabilir. Hücrelerin yapı ve
çoğalmada gösterdiği bu benzerlik, bizi genelleştirme ile hücre teorisine
götürür. Bu teoriye göre tüm büyük organizmalar, yapısal ve işlevsel birim olan
ve bir dereceye kadar bağımsız davranan hücrelerden oluşmuştur. Organizmaların
yaşamı, hücrelerin uygun bir şekilde kontrol ve çalışmasına bağlıdır.
Bugün hücre teorisinin iki varsayımı vardır. Birinci varsayıma göre hücre, çok
hücreli organizmaların yapısal ve işlevsel temel birimidir. İkincisine göre
hücre bölünmesi, ebeveyn hücreler ile oğul hücreler arasında kalıtsal bir
devamlılık sağlar. İkinci varsayım hücre teorisi ile gen teorisi arasındaki sıkı
bağı da gösterir. Hücre teorisi aynı zamanda, çok hücreli organizmaların tek
hücreli organizmalardan geliştiğine ilişkin mantıklı bir açıklama sağlar. Çok
hücreli organizmalardaki her bir hücrenin gerçekleştirmiş olduğu fonksiyon, bir
bütün olarak organizmanın fonksiyonunu belirler. Yani çok hücreli bir
organizmanın yaşamı, o organizmayı oluşturan hücrelerin görevlerini yapmasına
bağlıdır.
Leeuwenhoek tarafından yapılmış olan tek mercekli mikroskop ile de bazı şeyler
büyütülmeye çalışılmış ise de, bu tek mercekli mikroskop hücrenin keşfinde
kullanılmamıştır. İlk bileşik mikroskop (iki ya da daha çok mercekli), 1600
yıllarında Hollandalı iki gözlükçü kardeş tarafından bulunan iki mercekli basit
bir tüptür. Mercek camları doğru bir şekilde yerleştirilirse, büyütme ve
ayrıntının görülmesi bir mercekle elde edilenden daha iyi olur. Fakat uzun
yıllar merceklerin niteliği geliştirilememiştir. Sağlanan görüntüler bozuk ve
bulanıktır. Canlıların mikroskopla incelenmesi ancak, 35 yıl sonra mümkün
olmuştur.
Bileşik mikroskoplarda ilk iyileştirme, İngiliz bilim insanı Robert Hook
tarafından yapılmıştır. Hook mikroskopla yaptığı incelemeleri “Micrographia”
adlı kitabında yayınlamıştır. Bu kitabında, çakı ile bir kesit aldığı şişe
mantarındaki ışık mikroskobik gözlemlerini şöyle anlatır:
“Gördüğüm şey çok fazla delikliydi ve bir bal peteğine benziyordu… bu delikler
ya da hücreler, çok derin değildi; ancak, çok sayıda küçük kutucuklardan
oluşmaktaydı.”
Hook, ince mantar kesitinde gördüğü şey olan bu küçük delikleri anlatmak için
“hücre” sözcüğünü kullanmıştı. Hook ölü dokudaki hücre duvarlarını görerek
bunları küçük odalar ya da kutucuklar olarak çizmiştir. Bizim bugün bildiğimiz
asıl hücreyi görmemiş ve hücre teorisini ileri sürememiştir. evrim fikrinin
gelişmesine çok çalışmış olan T.H. HUXLEY de bu küçük odaların ya da hücrelerin
önemini kabul etmekte tereddüt etmiştir.
Birçok bilim insanı, Hook’dan sonra gelen 150 yıl içinde çok dikkatli gözlemler
yapmışlarsa da, hiç biri hücreye ait bir teori ileri sürememiştir. 1824'de
Fransız R.J.H. DUTROCHET, bitki ve hayvan dokularını karşılaştırmalı olarak
incelemeye başlamıştır. Çok dikkatli bir gözlemci olan Dutrochet, hücre
teorisine oldukça yaklaşan aşağıdaki açıklamayı yapmıştır:
“…hayvanların tüm organik dokuları son derece küçük yuvarlak hücrelerdir ve
kohezyon kuvvetleri ile birleşmişlerdir. Böyle hayvan ve bitkilerin tüm
organları, tüm dokuları çeşitli şekillerde değişmiş gerçek hücre dokularıdır.”
Dutrochet, canlı dokuların bazı bağlayıcı kuvvetlerle bir arda tutulan küçük
hücreler olduğuna ve organların çeşitli dokulardan yapıldığına inanmıştı.
İskoçyalı bir botanikçi olan ROBERT BROWN birkaç yıl sonra (1831), bir
çalışmasına dayanarak önemli bir gözlem ve genelleştirme yapmıştır. Brown
orkidenin yaprak hücrelerini incelerken, hücrelerin içinde daha koyu renkli ve
yuvarlak bir bölüm olduğunu görmüş, buna nukleus adını vermiştir. Sonra bu
gözleminden bir genelleştirmeye giderek;
“diğer çiçekli bitkilerin tüm hücrelerinde de bir çekirdek bulunduğunu”
söylemiştir. Fakat, çekirdeğin hücre bölünmesindeki rolünü görememiştir.
Hücre teorisinin ileri sürülmesi
19. yüzyılda Alman bilim insanları THEODAR SCHWANN ve MATTHIAS SCHLEIDEN’in ayrı
ayrı çalışmaları hücre teorisini doğurmuştur. Schleiden, 1838'de yayınladığı
incelemesinde, hücrelerin nasıl oluştuğunu açıklamaya çalışmış ve hücrenin
gelişmesinde çekirdeğin temel rol oynadığına ilişkin bir hipotez ileri
sürmüştür. Her hücrenin ikili bir yaşam sürdüğünü, bunlardan birinin yalnızca
kendi gelişmesiyle ilgili ve bağımsız bir hayat olduğunu, diğer yaşamının ise
bitki dokusunun bir parçası gibi görev yaptığını söylemiştir. Yani, yaprağa,
gövdeye ya da köke ait olabilen herhangi bir bitki hücresi, küçük ve bağımsız
bir organizma gibi iş görür. Her hücre aynı zamanda ait olduğu daha büyük
organizmanın yaşamına yardımcı olur.
Schleiden bitki hücrelerinde çalışırken, Schwann hayvan hücreleri ile
çalışmıştır. Schwann, kurbağa hücreleri üzerine yaptığı gözlemlerden
bazılarının, Schleiden’in bitki hücresi fikrine kolayca uygulanabileceğini
görmüştür. Schwann, kuş yumurtasınada kas teline kadar çeşitli hayvan dokularını
inceleyerek hipotezi denemiş ve gözlemleri kendisini aşağıdaki genelleştirmeye
götürmüştür.
“…tüm dokuların birimleri hücrelerden oluşur. Organizmaların, farklı da olsa, bu
birimlerinin gelişmesi için genel bir prensibi vardır. Bu da hücrelerin oluşumu
prensibidir.”
Schleiden ve Schwann ne hücreyi bulmuşlar, ne de adlandırmışlardır. Ancak, temel
fikri alarak, canlıların hücrelerden oluştuğunu, hücrelerin bağımsız hareket
etmelerine karşın, birlikte çalıştıklarını ileri sürmüşlerdir. Bir hücreli
organizmalardan meşe ağaçlarına ve insana kadar tüm canlıların hücrelerden
oluştuğunu söyleyen bu temel varsayım, hücre teorisidir.
Alman fizikçi ve biyoloğu olan RUDOLF VIRCHOW 1885'de hücrelerin daima hücre
bölünmesi ile çoğaldıkları fikrini genelleştirmiştir. Wirchow’un bildirisi
Lâtince “omnis cellula a cellula” olarak söylenir ve her hücrenin başka bir
hücreden geldiği anlamındadır. Bu genelleştirme Abiyogenez tartışmalarını da
sonlandırmıştır. Bu bildiri aynı zamanda birkaç yıl sonra Darwin tarafından
ortaya atılan evrim fikri için de bir temel oluşturmuş olup, hücre teorisinin
ikinci temel varsayımıdır.
1879'a kadar yeni mercekler geliştirilmiştir. Alman biyolog WALTHER FLEMMING
geliştirilmiş mercekler takılı mikroskopla, hücre bölünmesinde, çekirdekte
meydana gelen olayları izleyebilmiştir. Olaya, iplik şeklindeki kromozomlar
nedeniyle mitoz adını vermiştir.
Hücre teorisinin tarihi, fikirlerle bilimsel gözlemler arasındaki ilgiyi
gösteren iyi bir örnektir. İnsan gözlemlerinin çok ilerisinde olan şeyleri
açıklamaya çalıştığında yanlışlıklar yapmıştır. Yine de, yanlış fikirlerin
olması, hiç fikir olmamasından iyidir. Çünkü, bu yanlış fikirler başkalarını da
aynı problemler üzerinde düşünmeye, daha birçok deneyler yapılmasına yöneltir.
Hücre teorisi ve evrim teorisi, biyolojinin iki temel genelleştirmesidir. Üçüncü
temel teori gen teorisidir. Bu üç teori, her biri bir diğerini destekleyerek,
birbirleriyle ilgili fikirlerden oluşmuş geniş bir yapı oluştururlar.
|
> Anahtar Kelimeler:
Canlılık ve Biyogenez Nedir,
Mikroskop Yeni Kanıtlar Sağlar,
Biyogenezden Ortaya Çıkan İkinci Soru; Eğer Bir Canlıyı Başka Bir Canlı Oluşturuyorsa, İlk Canlı Nasıl Meydana Gelmiştir,
Hücre Teorisinin İleri Sürülmesi Nedir,
Canlılık ve Biyogenez Nedir,
Mikroskop Yeni Kanıtlar Sağlar,
Biyogenezden Ortaya Çıkan İkinci Soru; Eğer Bir Canlıyı Başka Bir Canlı Oluşturuyorsa, İlk Canlı Nasıl Meydana Gelmiştir,
Hücre Teorisinin İleri Sürülmesi Nedir,
Canlılık ve Biyogenez Nedir,
Mikroskop Yeni Kanıtlar Sağlar,
Biyogenezden Ortaya Çıkan İkinci Soru; Eğer Bir Canlıyı Başka Bir Canlı Oluşturuyorsa, İlk Canlı Nasıl Meydana Gelmiştir,
Hücre Teorisinin İleri Sürülmesi Nedir... |
|