Biyolojinin Tarihsel Gelişim Sürecine Katkı Sağlayan Bilim İnsanları

Bilimsel alanda daha da ilerlemek ve yeni ufukların açılmasını sağlamak için önceki buluşların, bilgilerin ve bilim insanlarının yaptığı çalışmaların incelenmesi yeni çalışmalara ışık tutar. Eski çağlardan günümüze gelinceye kadar biyoloji biliminin tarihsel gelişimine bakıldığında yapılan araştırmalar; insanların öncelikle avlanmaya başladığını, çevresindeki bitkileri topladığını, daha sonraları (MÖ 10.000’lerden sonra) ise tarımsal yöntemlere geçiş yaptığını ve hayvanları evcilleştirdiğini göstermiştir. Bu dönemlerdeki tarım faaliyetleri, hayvanların evcilleştirilmesi ve hastalıklara çare aranması biyolojinin ilk uygulamalarından olmuştur. Uygarlıkların ilk dönemindeki biyoloji ile ilgili çalışmalar daha çok sağlık ve tıp alanını kapsamıştır. Hint uygarlığında MÖ 4. yüzyılda şekillenmeye başlayan tıp okulları vardır. Bu okullarda hastalıkların teşhis ve tedavisinde kullanılan ilaç çeşitleri öğretilmiştir.

Çinliler, hastalıkları çevre etkisiyle ve ruhsal etkilerle meydana gelen hastalıklar olmak üzere iki grupta ele almışlardır. Bu hastalıkların tedavisinde ilaç, akupunktur, masaj gibi yöntemleri kullanmışlardır (Görsel 1.7 ve 1.8).

Eski Mısır’da reçete koleksiyonlarından oluşan papirüsler (bitkiden yapılmış yazı kağıtları) bulunmuştur. Bu papirüslerde hastalıklar ve tedavileri ile ilgili yöntemler bulunmaktadır (Görsel 1.9). Mısırlılar ayrıca mumyalama tekniğini geliştirmişlerdir (Görsel 1.10).

Eski Yunan medeniyetinde bilimsel ve düşünsel faaliyetler genellikle doğa felsefesi üzerine yoğunlaşmıştır. Yunanlılar hayvanların dış görünüşünü ve iç organlarının şeklini incelemişlerdir. Yunan bilimi MÖ 4. yüzyıldan itibaren daha sistematik ve daha bilimsel temellere oturmaya başlamıştır.

Orta Asya Türk kavimlerinde MÖ 3000’lerde tarım toplumu olarak hububatların yetiştirildiği ve hayvancılık yapıldığı bilinmektedir.

1000’li yıllarda İslam bilgini İbn-i Cessar, bulaşıcı ve ölümcül bir hastalık olan cüzzamın tedavisini bulmuştur. Önce İslam devletlerinde daha sonra Avrupa’da cüzzam tedavisi uygulanmıştır.

Selçuklu ve Osmanlı döneminde kurulan şifahanelerde hastalıklar tedavi edilmiştir. Örneğin şifahanelerde akıl ve ruh hastalıklarının tedavisinde su sesi ve müzikten de faydalanılmıştır. Çeşitli ameliyatlar gerçekleştirilmiştir. Edirne Şifahanesi zamanının güzel örneklerinden biri olarak günümüze kadar ulaşmıştır.

Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmet Han’ın hocası olan Akşemseddin, hastalıkların sebebi ile ilgili şunları söylemiştir:“Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülemeyecek kadar küçük, fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur.” Bu sözüyle ilk olarak 1676 yılında mikroskopta görüntülenmiş olan mikroorganizmaların yaklaşık 230 yıl önce varlığından bahsetmiştir.

Tarihsel süreç içinde bilim insanlarının hayatları ve keşifleri incelenirse çok yönlü oldukları görülür. Bu dönemlerde bilimsel bilgi birikimi az olduğu için, eski bilim insanları bilimsel alanların çoğuyla ilgilenmiştir.

Biyolojinin tarihsel gelişim sürecine önemli katkıları olan bazı bilim insanları ve çalışma alanları:

Aristoteles (MÖ 384-322): Antik Yunan Dönemi’nde felsefe, fizik, mantık, siyaset, gök bilimi ve biyoloji alanlarında çalışma yapan doğa bilimcisidir. Biyoloji eserlerinde resim çizerek eserin zenginleştirilmesi ilk defa Aristo’da görülmüştür. Aristo’nun Hayvanların Tarihi Hakkında isimli eserinde yavrularını emziren memelilere, boşaltım sistemiyle ilgili şekillere rastlanmaktadır. Hayvanları keserek incelemiş ve hayvanların vücudunda gördüğü kanal ve damarları bu eserine şekillerle resmetmiştir. Aristo, şemalar çizerek canlılar üzerinde sınıflandırma yapan ilk bilim insanıdır. Günümüzde de bilim insanları Aristo’nun yaptığı gibi anlatılanları daha iyi ifade edebilmek için eserlerinde şema ve şekilleri kullanırlar. Aristo’nun biyoloji eserlerinin özünü gözlemler ve teoriler oluşturur. Aristo’nun araştırma yaptığı dönemde modern aletlerin henüz hiçbiri daha icat edilmemişti. Bundan dolayı Aristo, deneyci olmaktan çok tartışmacıdır. Aristo’nun Latinceye çevrilmiş bazı eserleri şunlardır: Ruh Üzerine, Hayvanların Tarihi Hakkında, Hayvanların Üremeleri Hakkında, Hayvanların Kısımları Üzerine.

İbn-i Heysem (965-1040): Modern optik biliminin kurucusudur. Gözün çeşitli kısımlarını, bunlar arasındaki ilişkiyi ve görme olayının nasıl gerçekleştiğini açıklamıştır. Matematik ve geometriyi kullanarak deney sonuçlarını açıklamaya çalıştığı ve ışığın doğasını anlamak için modern bilimsel yöntemleri uyguladığı için ilk modern bilim insanı olarak tanınmıştır. İbn-i Heysem kontrollü deneyler tasarlamış, gözlemler yapmış, kuramlar geliştirmiştir. Çalışmalarının ve kuramlarının bir kısmı yedi ciltlik Kitâb el-Menâzır’da (Görüntüler Kitabı) toplanmıştır. Sonraki yüzyıllarda Irak’tan Endülüs’e kadar İslam uygarlığı coğrafyasında ve Avrupa’da yapılan optikle ilgili birçok çalışmada İbn-i Heysem’in etkilerini görmek mümkündür. Kitâb el-Menâzır, De Aspectibus (De Aspektibus) ismiyle Latinceye de çevrilmiştir.

İbn-i Sina (980-1037): İbn-i Sina hekimliği bilimsel temellere oturtmuştur. Başta tıp olmak üzere psikoloji, jeoloji, astronomi, fizik, matematik, felsefe gibi bilim dallarına da önemli katkıları olmuştur. Özellikle El Kanun fi’t-Tıp (Tıbbın Kanunu) adlı eserinde birçok hastalığın teşhis ve tedavisinden bahsetmiştir. Bağırsak sistemi hastalıklarının su ve toprak yoluyla yayıldığını söylemiştir. Bağırsak solucanı, menenjit, göğüsteki iltihaplanma ve karaciğer apnesi üzerine detaylı incelemeler yapıp sarılık hastalığının tedavi şekillerini bulmuştur. Hastalığın teşhisinde nabzın ve elle muayenenin önemini vurgulamıştır. Çiçek, kızamık, şarbon hastalıklarından ve şeker hastalarının idrarında şeker olduğundan ilk olarak İbni Sina bahsetmiştir. İbn-i Sina zamanında ruh hastaları toplumun dışına itiliyor ve normal hasta muamelesi görmüyordu. İbn-i Sina, bu hastalarla ilgilenmiş tedavilerinde psikolojik yöntemlerin yanı sıra müziği de kullanmıştır. Günümüzde de müzik bu tür hastalıkların tedavisinde kullanılan bir araçtır. İbn-i Sina Tıbbın Kanunu adlı kitabında: “Biz en iyi tedavinin hastanın zihnî ve ruhi kuvvetlerini takviye eden, cesaretini artıran, muhitini güzel ve hoşa giden tarzda tertipleyen, müzik dinleten, onu sevdiği kimselerle bir araya getiren tedavi şekli olduğunu düşünmeye mecburuz.” demiştir. İlaçla tedavinin ruhi tedaviyle desteklenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. El Kanun fi’t-Tıp adlı eseri Latinceye çevrilerek Batı’da tıp eğitiminde ders kitabı olarak okutulmuştur.

Gregor Mendel [Gregır Mendıl (1822-1884)]: Avusturyalı bilim insanı Mendel kalıtım biliminin kurucusudur. Mendel; kolay yetiştirilmesi, kısa zamanda ürün vermesi, kalıtsal özelliklerinin fazla olması ve dış döllenmeye kapalı olması gibi özelliklerini gözlemlediği için çalışmalarında bezelyeleri kullanmıştır. Bezelye bitkilerini kendi aralarında tozlaştırarak kalıtsal özelliklerin sonraki nesillerde ortaya çıkma ihtimalini, matematiksel hesaplarla ortaya koymuştur. Bu çalışmaları ölümünden uzun zaman sonra değerlendirilerek Mendel kanunu olarak kabul edilip yayımlanmıştır.

Francis Crick [Fransis Krik (1916-2004)]: İngiltere’de doğmuştur. Fizik, moleküler biyoloji ve nöroloji uzmanıdır. 1953’te James Watson ve Maurice Wilkins (Moris Vılkins) ile beraber DNA molekülünün yapısını keşfederek 1962 yılında Fizyoloji/Tıp Nobel ödülünü almıştır. Günümüzde DNA molekülünün yapısı, Watson-Crick modeli olarak bilinmektedir. Bu model genetik biliminde birçok sorunun çözülmesine imkan sağlamıştır. DNA modelinin ortaya konulmasından sonra Crick, DNA’nın yapı taşlarını tek tek değerlendirmiştir. DNA’daki şifrelerin protein moleküllerine nasıl dönüştüğünü araştırarak protein sentez mekanizmasının anlaşılmasını kolaylaştırmıştır.

Rosalind Franklin [Rozılınd Frenklin (1920-1953)]: İngiliz biyofizikçidir. X ışınları üzerinde çalışmalar yapmıştır. Fizikokimya öğrenimini 1941’de tamamlayarak grafit ve kömürün mikro yapılarına ilişkin çalışmalar gerçekleştirmiştir. 1945’te Cambridge Üniversitesinden fizikokimya dalında doktora derecesi almıştır. 1951 yılının ocak ayında Tıbbi Araştırma Konseyinin (Medical Research Council, MRC) biyofizik biriminde çalışmaya başlamıştır. Franklin’in buradaki asıl görevi, çözeltideki protein ve lipitlerin X ışını kırınımını araştırmak olmuştur. Franklin, burada X ışınları kırınım yöntemini kullanarak DNA’nın yoğunluğunu, sarmal biçimini ve başka önemli özelliklerini ortaya çıkarmıştır. 1951’den 1953’e kadar süren çalışmalarıyla James Watson ve Francis Crick’e, DNA’nın yapısı ile ilgili araştırmalarında önemli katkılar sağlamıştır.

James Dewey Watson [Ceyms Dıvey Vatsın (1928-?)]: Amerikalı bilim insanı Watson, Chicago Üniversitesinde zooloji öğrenimi gördükten sonra 1950 yılında Indiana Üniversitesinde doktora eğitimini tamamlamıştır. 1950 ve 1953 yılları arasında önce Kopenhag sonra da Cambridge (Kembiriç) Üniversitesinde DNA’nın yapısıyla ilgili çalışmalarda bulunmuştur. Francis Crick ile yaptığı ortak çalışma sonucu, DNA’nın ikili sarmal yapısını bularak Nobel Ödülü almıştır. James Watson, günümüzde moleküler biyolojinin temel prensiplerinden biri olan santral dogma prensibini ortaya atmıştır. Santral dogma; DNA’dan başlayan protein sentezinin tek yönlü olarak ilerleyen bir mekanizma olduğunu savunur. Yani çekirdekte bulunan DNA molekülünden, önce mRNA daha sonra ise protein oluşmaktadır.

Aziz Sancar: 8 Eylül 1946 yılında Mardin’in Savur ilçesinde dünyaya gelen Sancar; İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden 1969 yılında birincilikle mezun olmuştur. Ardından Mardin’in Savur ilçesinde bir sağlık ocağında 2 yıl hekimlik yapmıştır. Yüksek lisans ve doktorasını Amerika’da tamamlamıştır. Sancar, hücrelerin hasar gören DNA’ları nasıl onardığını ve genetik bilgisini nasıl koruduğunu haritalandıran araştırmaları sayesinde 2015 Nobel Kimya Ödülü’nü almıştır. Aziz Sancar’ın bugüne kadar 415 bilimsel makalesi ve 33 kitabı yayımlanmıştır. Günümüzde de DNA onarımı, hücre dizilimi, kanser tedavisi ve biyolojik saat üzerinde çalışmalarını sürdürmektedir. Aziz Sancar, gençlere tavsiyelerde bulunarak başarısının sırrını özetlemiş: “Çalışın, çalışmadan olmaz. Öğrenciyken günde 18 saat çalışırdım. Çalışmaktan başka çare yoktur. Bu, vatan borcudur.” demiştir.

İlginizi Çekebilir...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir